Poedat Akademisi: 5. Buluşma
22-26 Ağustos 2023
Gümüşlük Akademisi, Muğla
Araştırma süreci devam eden veya yeni tamamlanmış çalışmaların sunulduğu ve birbirinden farklı tezlerin, makalelerin, soruların tartışmaya açıldığı Poedat Akademisi, olgunlaştırıcı bir çember olma özelliği taşır. Poedat Akademisi üyeleri yoğunlaşmaya uygun, entelektüel tartışmaların kişisel paylaşımlarla bütünleştiği bir ortamda birlikte düşünürler.
Poedat Akademisi sosyal bilimler alanında çalışan üniversite öğrencilerine, araştırmacılara ve akademisyenlere yönelik olarak gerçekleştirilir.

Yakup Azak
Meseleyi Bir İlişki İçinde Ele Alma Girişimi: Suriyeli Göçü
Özet
Araştırmanın temel amacı Türkiye’deki yerel halkın Suriyeli göçmenlere yönelik grup temelli duygularında sosyal ilişki modellerinin bilişsel rolünü incelemek. Sosyal ilişki modelleri kuramı, etkileşimin özü ne olursa olsun, sosyal adaletin, grup kararlarının, ahlaki yargıların, emeğin organize edilmesinin, nesnelere, mekâna, zamana toplumsal değerler atfedilmesinin vb. bağlam ve içeriklerde insanların sosyal yaşamdaki çerçevelerinde referans aldıkları birtakım temel zihinsel ilişki modelleri ya da bilişsel şemalar olduğunu öne sürer. Bu ilişki tipleri “müşterek paylaşım”, “otorite düzeni”, “eşitlik temelli” ve “orana dayalı ilişki” olarak adlandırmıştır. Müşterek paylaşım sosyal ilişki türünde grup üyelerinin paylaşımları, dış gruptan farklılık vurgulanarak grup dinamiğinin korunması sağlanır. Grup içindeki bireyler ihtiyaçlarına göre grubun sunduğu kaynaklardan yararlanır veya yeteneğine, imkânlarına göre gruba katkı sağlar. Otorite düzeni sosyal ilişki türünde bireyler cinsiyet, yaş, toyluk-olgunluk, usta-çırak, acemilik-profesyonellik gibi hem söylemsel hem kurumsal yapılar içinde sıralanır. Güç, statü, sınıfsal, etnik temelli asimetrik ilişkiler içinde hiyerarşide üstte olana gösterilmesi gereken saygı ve sadakate karşılık altta olanın güvenlik ve korunma beklentisi bu ilişki türüne sahip bireylerin zihinsel ilişki modelini oluşturur. Eşitlik temelli sosyal ilişki türü içindeki bireyler, kaynakların eşit dağıtılmasını, aldığı kadar verme, gördüğü zarara muadil ceza uygulanması, fırsatlardan eşit ölçüde yararlanabilecek olmanın beklentisindedir. Orana dayalı ilişki türü içindeki bireyler bedeli, oranı ve maliyet-getiri hesaplaması eğilimindedir. İlişkinin özellikleri bir tek pragmatik değer içine indirgenerek değerlendirilir. Para miktarı, edinme ve sahip olmada temel belirleyicidir. Bireyler tüm bu modeller üzerinden ideolojik bir duruş sergiler ya da ahlaki kararlar alır. (Fiske, 1991)
Öteki olarak Suriyelileri suçlayıcı grup temelli duyguların (kızgınlık, iğrenme, güvensizlik ve aşağılama) Suriyelilerden gelecek olası Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı talebi sonrası hissedilecek ötekini suçlayıcı grup temelli duygular üzerindeki etkisinde ilişki modellerinin etkisi incelenmiştir. 604 katılımcıyla yapılan yapısal eşitlik modeli analizlerine dayalı niceliksel çalışmada (430 erkek, 174 kadın; yaş ortalaması 28) yerel halkın hâlihazırda Suriyelilere yönelik genel grup temelli duygularının, Türkiye’de doğan çocukları için vatandaşlık istemeleri varsayımına dayalı bir talep senaryosu sonrası Suriyelilere yönelik grup temelli ötekini suçlayıcı duyguları üzerindeki etkisinde hem müşterek paylaşım ve otorite düzeni ilişki türlerinin aracı bir role, yine bu ilişkide orana dayalı ilişki türünün de aracı role sahip olduğu çoklu bir aracı etki modelinin oluştuğu gözlemlenmiştir. Bulgular sonucu Türkiye’de yerel halkın Suriyelilerle olan ilişkilerinde sosyal kimliklerin (etnik ve ulus kimliklerini) ve liberal politikaların yerel halktaki yansımalarının etkili olduğu iddia edilmektedir.
Züleyha Keskin
Yeni Bir Dava Türü Olarak İklim Davaları ve Menfaat İhlali Sorunu
Özet
İklim değişikliği görece uzun bir süreden beri hukuki uyuşmazlıkların gündemindedir. İklim değişikliğine sebep olan temel sorunlar, sera gazı emisyonlarından kaynaklanmaktadır. Nitekim iklim değişikliği konusundaki temel uluslararası düzenlemeler olan Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi ve Paris Anlaşması, sera gazı emisyonlarını hedeflemektedir. Türkiye de Paris İklim Antlaşması’nı yakın bir dönemde kabul etmiştir. Bu kapsamda Türkiye’de Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın adına “İklim Değişikliği” eklenmiştir. Bakanlık bünyesinde bir İklim Değişikliği Başkanlığı kurulmuştur. Bu gelişmeler, bundan sonraki aşamada sera gazı emisyonlarının takibi ve kontrol altına alınması amacıyla idarenin çeşitli düzenlemeler yapması yönündeki taleplerin gündeme gelmesi için bir zemin hazırlamıştır. Nitekim, dünya genelinde uluslararası ve ulusal iklim mevzuatının ve politikalarının uygulanmaması sebebiyle devletlere kaşı açılan davalar gün geçtikçe artmaktadır. İklim değişikliğiyle ilgili idari davalar, idarenin uluslararası mevzuata uygun düzenleme yapılması isteminin reddi ya da düzenlemenin yetersizliği gerekçesiyle açılmaktadır. Bu durumda iklim değişikliğiyle ilgili taraf olunan sözleşmelerle uyumlu düzenleyici işlemler yapılması talebiyle ya da yapılan düzenlemelerin ve alınan önlemlerin yeterli olmadığı gerekçesiyle yapılacak başvuruların reddedilmesi üzerine açılan iptal davalarında menfaat ihlalinin nasıl yorumlanacağı henüz belli değildir.
İdari yargı içtihatlarına göre dava koşulu olan menfaat ihlalin meşru, güncel ve kişisel olması gerekmektedir. İdareye karşı açılacak iklim davaları açısından bu koşulların oluşmadığı kolaylıkla ileri sürülebilir. Sera gazı emisyonları, kümülatif olarak iklim değişikliği etkilerine neden olmak için diğer emisyonlarla karışmaktadır. Etkiler çok sayıda faktörden kaynaklanabilir ve emisyonların sebebini belirlemek zor olabilir. Dolayısıyla davacılar, dava açmak için yeterli bir “ilgi bağı”na sahip olduklarını ve bunun sonucunda menfaatlerini göstermekte zorluk çekebilirler. Ayrıca iklim değişikliği etkileri coğrafi olarak sınırlı bir alanda gerçekleşmediği gibi anında etki göstermeyen sera gazı emisyonlarının etkilerinin ne zaman ortaya çıkacağı da bilinmemektedir. Nitekim iklim değişikliğine neden olan sera gazı emisyonları, anında etki göstermezler. Gerçekleşmesi muhtemel etkilerin idari bir davaya konu edilip edilmeyeceği idari davalar açısından sorun teşkil etmektedir. Bu durumda özellikle düzenleyici işlemin iptalini isteyen davacılar açısından idari yargının menfaat ihlali koşulunu nasıl değerlendireceği önem arz etmektedir. Bu çalışma, genel olarak birçok ülkede açılan iklim değişiklikleriyle ilgili davalar ve idari yargı içtihatları ışığında idari yargının olası bir iklim davasında menfaat ihlalini nasıl değerlendireceğini tartışmayı amaçlamaktadır.
Can Adalı
Beslenme, Sosyal Adalet ve Kronik Hastalıklar: Global Sağlık Sektörü Paris İklim Anlaşması Hedeflerine Nasıl Uyumlanabilir?
Özet
Günümüzde gerçekleşen iklim krizi ve ekolojik yıkım gibi sorunlar türlerin 6. Kitlesel Yokoluş sürecine, insan medeniyetinin tehlike altına girmesine ve insan ve insan olmayan milyonlarca bireyin hayatlarının tehlike altına girmesine sebep oluyor. Bilimsel verinin net olarak gösterdiği üzere hem iklim krizi hem de ilişkili olduğu ekolojik yıkım son birkaç yüzyıldaki insan faaliyetlerinin bir sonucu. Gayrisafi millî hasılanın büyümesine dayalı ekonomi modeli birçok sektörün büyümesine ve dolayısıyla aşırı kaynak kullanımı, sera gazı emisyonları ve habitat kayıplarının önemli bir faktörü. Hükûmetlerin çözüm olarak sunduğu mevcut politikalarıyla 2100 yılına kadar yaklaşık 3,2°C derece ısınma bekleniyor. Bu Paris İklim Anlaşması’nın koyduğu 1,5°C derece hedefinin çok üzerindedir.
Sağlık sektörü birçok büyümekte olan endüstriden biri ve 2040 yılına kadar yılda %3,8 büyümesi bekleniyor. Bu büyümenin doğal sonucu olarak sağlık sektörünün sera gazı salınımları ve doğal kaynak kullanımı artacaktır. Sağlık sektörünün büyümesindeki en önemli sebeplerden biri kronik hastalık prevalansındaki son birkaç on yıldaki hızlı yükselmedir. Örneğin, Amerika Birleşik Devletleri’nin sağlık harcamalarının yaklaşık %90’ı kronik hastalıklar ve demans kaynaklıdır. Literatürdeki mevcut olan verinin ağırlıklı olarak gösterdiği üzere kronik hastalıklar yaşam tarzı alışkanlıklarının bir sonucu ve kronik hastalıklar büyük ölçüde önlenebilir ve gerileyebilir. Beslenme kronik hastalık prevalansına etki eden çok önemli bir yaşam tarzı faktörlerinden biridir. Beslenmede bütün, işlenmemiş bitkisel gıda oranı arttıkça ve aynı zamanda hayvansal ve işlenmiş gıdaların tüketim oranı azaldıkça kronik hastalığa yakalanma ve kronik hastalıklardan ölme oranının kademeli olarak azaldığı gösterilmiştir.
Bu mevcut paradigmada köklü değişiklikler yapmayı hedefleyen üç modern zaman sosyal adalet hareketi (hayvan haklarını hedefleyen vegan hareket, iklim adaletini hedefleyen iklim hareketi, sağlıklı beslenme ve önleyici tıp uygulamalarını hedefleyen bütün, bitkisel bazlı beslenme hareketi) sağlık sektörünün büyümesi, sağlık sektörü emisyonları, kronik hastalıklar prevalansı döngülerine dengeleyici faktör olarak etki ediyorlar. Bu sosyal hareketlere ve bu sosyal hareketlerin mücadele ettiği sisteme doğrudan etkisi olan ve iki dominant ideoloji veganizm ve karnizm ise sistemin değişimi ya da devamlılığı açısında kritik rol oynuyorlar.
Özetle, bu çalışmada sağlık sektörü emisyonları, kronik hastalık prevalansı, beslenme alışkanlıkları ve büyümeye dayalı ekonomi modelinin ve sosyal adalet hareketlerinin birbirlerine olan dinamik neden-sonuç ilişkileri gösteren bir sistem dinamiği modeli gösterilmiştir. Bu model hipotezin sayısal olarak valide edilmesi ve potansiyel halk sağlığı ve kültürel dönüşüm müdahale ve politikalarının test edilmesi için bir ön hazırlık niteliğindedir. Modelin merkezinde kronik hastalık-beslenme ilişkisi mevcuttur. Sistemin dinamiği üç ana sebep-sonuç mekanizması halinde gösterilmiştir: Büyümeye dayalı ekonomi döngüsü, beslenmeye etki eden psikolojik ve kültürel faktörler (veganizm, karnizm), hastalık baskılayıcı modele dayalı sağlık sistemi. Bu modelin ana amacı bu sisteme etki eden faktörlerin birbiri ile ilişkilerini neden-sonuç ilişkisine dayalı olarak göstermektir. Bu modelin sayısal analize uyarlanmış hâlinin gelecek çalışmalarda halk sağlığı politika analizi amaçlı kullanılması hedeflenmektedir.
Dilara İnal
Caster Semenya Kararı: Sporda Rekabeti Korumak mı, Kadın Vücudunu Düzenlemek mi?
Özet
Bu çalışmanın amacı, Milletlerarası Spor Tahkim Mahkemesi’nin (CAS) Caster Semenya kararı çerçevesinde kadın sporcuların doğuştan sahip oldukları fiziksel özelliklerin, neden rekabetin korunması amacıyla sınırlara tabi tutulduğunu irdelemek ve yetenek olarak kabul görülen bedensel özelliklerle, uygunluk kriterlerine “takılan” bedensel özellikleri karşılaştırmaktır. Sporda neden bazı vücutların regüle edildiğinin cevabı aranacaktır. CAS’ın sporcular için tarafsızlığı da sorgulanacak olup spor birliklerince getirilen düzenlemelerin temelinde natrans ve trans kadınlara yöneltilen haksız bir sınırlama olduğu savı ileri sürülecektir.
Semenya’nın cinsiyeti, kırdığı koşu rekoru sonucunda ve “kadın gibi görünmediği” nedeniyle tartışmalı hâle gelmiş ve atlet cinsiyet testine tabi tutulmuştur. Dünya Atletizm Birliği (IAAF), bu ihtilaf akabinde, kadın atletlerin uygunluk kriterlerinde testosteron üst sınırı getirmiş ve bu sınırın üzerinde testosterona sahip atletlerin kadın kategorisinde yarışabilmesi için hormon baskılayıcı ilaç almaları gerektiğini veya erkekler kategorisinde yarışmayı seçebileceklerini düzenlemiştir. Semenya düzenlemeye CAS’ta itiraz etmiş, ancak itiraz sporun bütünlüğünün korunması için makul olduğu belirtilerek reddedilmiştir.
Çalışmanın temelinde Semenya kararı yer almakla beraber, benzer pozisyonda kalan cinsel gelişim farklılığı olan tek sporcu Semenya değildir. Ek olarak trans kadın sporcuların kadın kategorilerinde yarışabilmesine de benzer eleştiriler getirilmektedir. Bu durum sistematik bir tavrı ortaya koymakta ve sporcular için getirilen uygunluk kriterlerini sorgulanır hâle getirmektedir. IAAF’nın bu testosteron limiti kadınların ortalama olarak sahip oldukları referans aralığına göre belirlenmiştir. Testosteron ayrıca doping malzemesi olarak da kullanılmaktadır. Ancak, sporcuların başarısının tek bir hormon üzerinden değerlendirilemeyeceği eleştirisi oldukça yerindedir. Hormon ilacı alınmasının kadın kategorisinde yarışmak için bir zorunluluk hâlini alması vücut bütünlüğüne müdahaledir. O hâlde: Kadınların vücutlarına “ayar çekmek” kabul edilir midir? İkinci olarak şu soruyu sormak bu çalışmanın zihin jimnastiği için faydalı olacaktır: Semenya’nın ilaç alarak testosteronunu referans aralığının üst limitine düşürdüğü müsabakada, X’in doping alarak testosteronunu bu üst limite yükseltmesi neden yasak?
Sporda rekabetin korunması çeşitli kuralları beraberinde getirmektedir. Sporun kadın ve erkek kategorilerine ayrılmasının kadınlara fayda sağladığı ana argümanlardandır. Yüksek testosteron ve büyük kas kütlesi gibi fiziksel özellikler erkeklere atfedilmiş olan avantajlardır. Bu yüzden kadın sporcular için bir testosteron sınırı getirilmiştir. Diğer bir ifade ile, sporda çerçeve içine hapsedilen “daha güçsüz” olan kadın sporcuların doğuştan sahip oldukları fiziksel özellikler bir üst limite tabidir. Peki, Michael Phelps’in ona yüzerken avantaj sağlayan çift eklemli ayak bilekleri neden korunması gereken rekabeti bozmamıştır? Aksine, Phelps müthiş bir yetenek olarak adlandırılmıştır. Semenya ile yarışan kadınlar için rekabetin “korunması” için Semenya’nın hormon baskılayıcı ilaç alması gerekmişken, Phelps ile yarışan erkekler ona karşı çift eklemli olmayan ayak bilekleriyle yarışmaya devam etmişlerdir. Burada görülen, ikili cinsiyet rejimi içerisinde ve natrans sporcuların etrafında şekillenen, tanımlara uymayan her vücudu müdahale eden bir dizi kurallar olduğudur.
Ayrıca, hakem listesinin çoğu spor federasyonlarınca atanan CAS’ın kararları sporcular için adil midir? Semenya, alanında düzenleme getiren spor birliğini, spor federasyonlarının dolaylı nüfuzu altındaki bir tahkim mahkemesi önüne getirmek zorunda kalmıştır. Kararı İsviçre Federal Yüksek Mahkemesi’ne taşımış olsa da mahkeme tarafından esasa ilişkin bir inceleme gerçekleşmemiştir. Dolayısıyla ihtilaflı düzenleme için bağımsız ve tarafsız bir hukuk incelemesi gerçekleşmediğini söylemek mümkündür.
Selinay Duman
Bedenleşmiş ve Cinsiyetlendirilmiş Bir Duygu Olarak Utancı Çıplaklık ile Birlikte Düşünmek
Özet
Bu bildiri, duyguları konuşmaya ve onların bedenlerle ilişkisini kurmaya dair bir çağrıdır. Bedenlerimiz terk edemeyeceğimiz mekânlar olarak iktidarın politikalarıyla şekillenir, eğilip bükülür, belli normlara sıkıştırılır ve bu normlarla uyuşması veya normların dışında kalması durumunda yeniden adlandırılır. Toplumsal alanın karşılaşmaları içerisinde kişi, kurum ve disiplinler aracılığıyla bedenleri bazı ikilikler içinde düşünmeye başlarız. Söylemin aynı anlam bagajıyla tekrar tekrar dolaşıma girmesiyle önce anormal, eksik vücut tanımlanır ve bu tanım aracılığıyla sınırlar netleşir. Sonra bu sınırların ortasında bir “normal” tanımı kalır ve bireyler -en çok da cinsiyet ve cinsellik üzerinden işleyen- normalin çağrısıyla kuşatılır. Cinsiyet başından beri bir atfın, sistematik bir çağrının sonucudur. Özneyi “cinsiyetli” hâle getiren ya da onu kavranamaz olarak dışarıda bırakan, cinsiyet ve cinselliğin çağrısıdır. Çağrıya cevap vermek özneliğini üstlenmek olduğu kadar icra edebilme telaşına da katılmaktır. Bu çağrı beden ve cinsiyeti birbiriyle sınırlandırmaya yetmediği gibi arzu kriterini de bu ikisine bağımlı yapamaz. Bedene ve cinselliğe yapılan çağrı, duygulanım pratikleriyle temas hâlindedir.
Kişisel olanla toplumsal olanı ayıran sınırlar duyguların dolaşımıyla kurulur. Duygular hareket ederken, bize ve ötekilere ait bedenlerin şekillerini çizer ve sınırlarını belirler. Bu kavramsallaştırma içinde utanç dayanağını toplumsal süreçlerde karşılaşılan ve içselleştirilen öğretilerden alışı sebebiyle toplumsaldır. Utanç ancak gören varsa yaşanabilen, bakmaya ve bakılmaya dair bir duygudur. Bedenin gören ötekinin önünde teşhir edilmesidir. Yalnızken bile ötekine ait bir bakışı tahayyül ettiği ve üstlendiği için hissedilebilir. Hem nesnesi hem de öznesi olduğumuz bu duygu, bir öteki önünde hazır olmadığımız bir zamanda fark edilir olmaktan kaynaklanır. Diğer duygular gibi utanç da bedene tesir eder ve onu dönüştürür. Utanç duyan beden öteki karşısında arkasını döner. Başka acılara kıyasla utanç duygusundaki acının sebebi “kendim”dir ve kendimi dışarı atmamın imkânsızlığı onu özel kılar. Bu duygu ötekinin bakışını bana çevirdiği gibi kendi bakışımı da bana çevirmiş olur. Utancın kendilik algımda yarattığı yoğunluk yüzümü kızartır ve dolayısıyla kızaran yüzüm beni tekrar açık eder. Açık edilişime karşı tekrar gizlenir ve gizlendikçe görünür olurum. Öteki bize bakıyorsa ve biz onun karşısında fazla açıklığımız sebebiyle onun bakışının nesnesi olmuşsak, yani açıklığımız özneliğimizi yitirmemize sebep oluyorsa, çıplaklık utanç duygusunu çağıracaktır. Çıplaklığın çağırdığı bu utancın bambaşka yüzleri vardır; her birimiz aynı çıplaklıklardan farklı utançlar yaşayabiliriz.
Utanç duygusu bedenleşmiş ve cinsiyetlendirilmiş bir duygu olarak hayatlarımızı her anlamda kuşatan ve toplumsal alanın tüm karşılaşmalarındaki yapıp etme pratiklerini dönüştüren bir etkiye sahiptir. Bu çalışma, ötekinin karşısında istenmeyen oranda açık olmaktan kaynaklanan utanç duygusunu çıplaklık ile birlikte düşünmeye çalışmıştır. Öteki ile ilişkiler ve ötekinden hareketle varılan benlik tartışmaları çalışmanın merkezinde konumlanmıştır. Ötekinin önünde açık olmak her beden için aynı anlama gelmemektedir. Utancın, daha da özel olarak çıplaklıktan duyulan utancın, beden ve cinsellik değişkenlerinden aldığı etki tartışılmıştır. Kırılganlıkların utanç duygusunu hissediş biçimlerimizdeki etkisi üzerine düşünülmüştür. Hangi bedenlerin aynı çıplaklıklar karşısında daha kırılgan olduğuna bakılmıştır. Utanç duygusunun mahrem alanda yarattığı yoğun etki görülmüş, utancın toplumsal, kültürel ve tarihsel karşılıklarıyla ilişkiler kurularak düşünülmüştür. Bu çalışma duyguları hapsolduğu özel alandan çıkarıp toplumsal alanla ilişkisi üzerinden anlatmaya çalışmıştır. Öteki her zaman duygunun konusu olmuştur. Utanç söz konusu olduğunda ötekinin sesinin de çalışmanın bir parçası olması gerektiği düşünülmüş ve saha araştırmalarında derinlemesine görüşmeler ile utanç ve çıplaklık tartışmaları yürütülmüştür.
Melisa Yılmaz
Türkçede Körlükle İlgili Kelimelerin Epistemik Şiddete Karşı Bir Retorik Söylem Olarak Yeniden Sahiplenilmesi
Özet
Bu çalışmanın amacı, epistemik şiddete ilişkin kuramsal bir çerçeve sunmak, epistemik şiddete karşı kullanılabilecek bir retorik strateji olarak kelimelerin yeniden sahiplenilmesini tanıtmak ve Türkçede körlükle ilgili kelimeler aracılığıyla kelimelerin yeniden sahiplenilmesine örnekler vermektir. Epistemik şiddet, marjinalleştirilmiş birey ve grupların bilgi, deneyim ve bakış açılarını susturarak, silerek veya değersizleştirerek belirli bilgi üretimi ve yayma biçimlerinin zararı, eşitsizliği ve adaletsizliği sürdürebileceği yolları ifade eder. (Fricker, 2007; Lugones, 2003) Epistemik şiddet tarihlerin, kültürlerin ve dillerin silinmesinin yanı sıra belirli bilgi sistemlerinin ve bilme yollarının marjinalleştirilmesi dahil olmak üzere birçok biçim alabilir. (Spivak, 1988) Buna karşın bireyler ya da gruplar, kendilerine uygulanan epistemik şiddete karşı çeşitli savunma mekanizmaları geliştirebilmektedir. Örneğin, kelimelerin yeniden sahiplenilmesi, marjinalleştirilmiş grupların, onları marjinalleştirmek veya damgalamak için orijinal olarak kullanılan kelime veya terimleri geri alma, sahiplenme ve yeniden anlamlandırma sürecini ifade eder. Marjinalleştirilmiş toplulukların baskın anlatılara ve güç yapılarına meydan okumasına ve yıkmasına izin verdiği için kelimelerin yeniden sahiplenilmesi, epistemik şiddete karşı güçlü bir savunma mekanizması ve retorik direniş yöntemi olabilme potansiyeline sahiptir (Alcoff, 2005). Kelimelerin yeniden sahiplenilmesi sürecinin en başarılı örneklerinden biri olarak kabul edilen kuir (queer) kelimesi, karşı retorik söylemin pratik işleyişi nasıl değiştirebileceğinin de bir örneğidir. Kuir kelimesi uzun yıllar boyunca grupları ve bireyleri stigmatize etmek için kullanılan bir kelimeyken marjinalize edilenler ve aktivistler tarafından talep edilmiş, yeniden sahiplenilmiş ve akademik literatürden günlük pratiklere kadar sıklıkla kullanılan, stigmatize edici anlamından giderek uzaklaşan bir sözcük hâline gelmiştir. Bu çalışmada körlükle ilgili kelimelerin yeniden sahiplenilme sürecini incelemek amacıyla Türkiye’deki farklı dijital medya araçlarında yayınlanan beş farklı içerikten örnekler seçilmiş ve beş farklı aktiviste ait bu içerikler içerik analizi yöntemiyle analiz edilmiştir. Kelimeler kör, görme engelli, görme özürlü gibi tanımlama kelimeleri odağında seçilmiş ve aktivistlerin bu kelimeleri ne şekillerde yeniden sahiplendiği, ne şekilde bir karşı söylem biçimine getirdiği araştırılmıştır. Sonuç olarak, körlüğe ilişkin sözcüklerin yeniden sahiplenilmesi sürecinin hâlâ devam ettiği, ancak bu çabanın aktivistler tarafından açıkça sahiplenildiği ortaya çıkmıştır.
Şule Otçu
Başka Türlü Mekânlar Mümkün Mü?
Özet
“…Seninle benim aramda bir duvar var! Seni görmüyorum, Seninle konuşmuyorum, Sana dokunmuyorum, Ama sen oradasın biliyorum…” Görme duyusunun diğer duyulara hâkim olduğu antroposen çağda insan bu tek anlamlılık hâli ile tatmin olamaz hâle gelmiştir. İrdeleyerek anlam katmanlarını söküme uğratmak isteyen beyin için, çağrışım nesnesi bu görselliğin ötesindedir. Bu bağlamda kartezyen bakış ise, bu merakı söküme uğratabilecek dürtünün çok gerisinde kalmıştır. Walter Benjamin’in de ifade ettiği gibi görsel dünya, insanı oyalamaktan ibarettir. Oysa insan yoğunlaşarak anlamını bulmak ister. Buna karşın görsel olan en hızlı beyne ulaşandır, bir anlamda oyalayandır ve kültürel kapitalizmin en sevdiği oyuncağıdır; çünkü insan yaratılış olarak da buna elverişli olandır. Zira beyin, dış dünya ile ilgili bilgilerin %80’ini göz/görmekle, %18’ini kulak/işitmekle, %1’ini ise burun/koku ile alır. Hatta bu, dillere de aksetmiştir. Hislere dair kelimelerin yaklaşık 2/3’si ile 3/4’ü görme ve işitmeyi tanımlarken, 1/10’i, hatta daha azı dokunmayı, tat ve koku almayı karşılar. Böyle bir biyolojik karakter de ister istemez görsel nesnelerin üretimine potansiyel tanır. Bu bağlamda, görsel olan özne ile nesneyi ilk karşılaştıran, ilk merak uyandırandır. Lakin hep bir eksiktir ya da yanlıştır (beyni ilüzyona uğratarak); özne ise yoğunlaşmak, doğru bilgiye ulaşmak ister. Bu nedenle de tüm anlam katmanlarına bakmak ister. Sadece görmek yetmez; onu işitmek ister, dokunmak ister ya da koklamak…
Çağrışım nesnesi ile özne tüm bu mevcut anlam katmanları ile farklı türden ilişkiler kurar. Bu ilişkilerin kurulduğu faillerden biri olan mimari mekân da salt strüktür olmanın ötesindedir artık. Statik, sabit tanım yerini dinamik, değişken tanım/lara bırakır. Görünenin ötesinde bir mekândan bahsetmeyi mümkün kılar. Peki ya nedir artık, mekân tanımı? Mekânı tanımlayan şey/ler hangi katmanları içerir? Georges Perec’in “Feşmekân” kitabında belirttiği gibi, bir mekân olması için ille de dört duvar bir de dam mı gerekir? Oysa ki kuramsal tartışmalar, gölgenin iz düşümünün yarattığı mekânlardan bahseder ya da bir bedenin hareketinin tarayacağı alanın mekânı tanımlamasından; bir sesin yankısı yeniden tanımlar artık mekânı ya da o mekânın sahip olduğu kokusu…
Bu çalışma, koku ve mekân ilişkisi üzerinden bir tartışma açar. Mekânın koku ile yeniden tanımlanabilir olması ile onu çoklu anlam katmanları içerisinden değerlendirir. Mekânın koku ile yeniden tanımlanabilir olmasını, Perfume, Scent of A Woman, Parasite, Rotten, Agrı and The Mountain filmleri üzerinden serimler. Sonuç olarak, görselliğin ele geçirmiş olduğu mimari mekânda koku duyusunun, mekânsal anlamda nasıl açılımlar yaratabileceğine değinir. Bu yeni açılımların, mekânı kuran birincil failin gözmerkezcilikten uzağa düşebilme potansiyellerine işaret eder.
Tuğba Menşur
Kıvrım Geometrisi ve Felsefesi: Bir Türev Olarak Mimarlık
Özet
Bu çalışma 1990’lı yılların başlarında kompleks form üretimini merkezine alan otomatik eylem, keyfiyet, şans ve kazayı tasarım sürecinin bir parçası hâline getirmeyi öneren “kıvrım mimarlığı” projeleri üzerinden matematik-metafizik, kavram-deney ve bağlam-form arasındaki ilişkilerin sökümüne odaklanır. Kıvrım mimarlığı tarihsel olarak deneyden başlar ve üretildikçe teorize edilir. Bu süreçte Leibniz’in (1714) Monadoloji metni, Deleuze’un (1988) Kıvrım: Leibniz ve Barok kitabı metafizik bağlamın kurucu kaynaklarıyken Newton (1665) ve Leibniz’in (1670-1684) kıvrımlar matematiği, kalkülüsün keşfi ve olasılık, şans ve dinamik teorileri temel alan alternatif geometrik yaklaşımlar kıvrım matematiği ve geometrisinin arka planını oluşturur.
Kıvrım mimarlığı projelerini bu çalışma bağlamında bir türev olarak ele almanın izleğinde iki ana hat bulunur. İlki, Deleuze’un barok dönemin bilimsel, felsefi, matematik ve kültürel üretiminin karakteristiği olarak yorumladığı kıvrım kavramını aynı zamanda Leibniz’in metafizik ve matematiğinin ana teması olarak ele almasıdır. Başka bir deyişle Deleuze için Leibniz ve barok kıvrımda teğettir ve aralarındaki ilişki bir türev ilişkisidir. İkinci hat ise kıvrım mimarlığı teorik ve pratik üretimlerinin mimari nesne-özne, iç-dış, tekil-çoğul, parça-bütün ve form-bağlam ilişkisini yeniden ele aldığı türev ilişkileridir. Kıvrım mimarlığı bu türetici ilişkilerde simgesel, sabit kimlik inşa eden ve homojen formdur; analitik tasarım ve mekanik ise standart üretim ve yukarıdan aşağı gelişen tasarım yaklaşımlarının eleştirel formudur. Bu eleştirel izlek kıvrımı aşkınsal bir gönderim olarak ele alan “kıvrım ideal” ve ilişkisel, lokal ve kompleks form üretiminin bir parçası olarak yorumlayan “kıvrım fonksiyon” arasındadır. Bir başka türevde kıvrım heterojen parçaların kurduğu çoğulluk, dışsal kuvvetlerin içselleştirilmesi, sisteme eklenebilecek bir girdinin yapıya olan etkisini ele alan organizma gönderimine, formu fark üreten tekrar ilişkisi içerisinden sonsuz varyasyon, sonsuz küçüğü tasarıma bir bileşen olarak dahil eden geometrik ve matematik bağlama vurgu yapan tekniğin koşullarına ve formu olay nesne, zamansal tekillik ve süreç olarak ortaya koyan metafizik bağlama gönderimde bulunur.
Türev ilişkilerinin tamamı mimari üretimler ve kritiklerin ele alındığı fragmanlar eşliğinde tartışılır. “Yerine” kavramı kıvrım Mimarlığı üretimlerinin mimarlık tarihi ve teorisine attığı eleştirel bir ok olarak değerlendirilir. İdeal Beden Yerine, İdeal Kurucu Simetri Yerine, Ayrık Oranlar Sistemi Yerine, Simgesel Anıtsallık Yerine, İdeal Form Arayışları Yerine, Göz Hâkimiyetinde Kurulan Deneyim Mekanları Yerine, Mekanizma-Standart-Seri Üretim Yerine, Kartezyen Nötr Uzam Yerine konuları eşliğinde fragmanlar sunulur. Sonuç bölümünde tasarım sürecinde kıvrım metafiziğinin matematiğinde, kavramın deneyde açığa çıkan hangi boşluklara yerleşip-yerleşemediği sorgulanır. Kavramın tasarım sürecindeki rolü, bağlam kurma kapasitesi, mimarlığın formal arzusunda hangi odağa yerleştiği, hangi aşamadan itibaren devralınıp bırakıldığı yol boyu sorgulanacak olan konulardır. “Kritiğin çağdaş olma sorumluluğu ve kavramın ömrü arasında bir ilişki var mıdır?”, “Sistemik bir öneri/önerme formu olarak ‘yerine’ kendi yerine gelecek olana örtük bir davet midir?”, ve “Söylem formal üretim arzusunu nasıl bohçalar?” sorularının kolektif bir ortamda artırılması ve tartışılması umulur.
Süheyla Abanoz
Saraylının Üç Ölümü’nde Tersten Hatırlanan Geçmiş
Özet
Ömür İklim Demir’in Saraylının Üç Ölümü adlı öyküsünde bir hasta bakıcının, Sarayburnu sahilinde bulunmuş bir yaralı olan Carlos Casiono’nun tersten söylediği -bu, öykünün sonunda keşfedilen bir durumdur- bir kelime ya da cümle olup olmadığı anlaşılmayan gizemli sesleri kullanarak üç yıl öncesine gidişi ve o zamanda yaşananlar üzerinden Carlos Casiono’ya ne olduğunu, Carlos Casiono’nun hafızasında kalanları çözüşünü ve üç yıl önce gerçekleşmiş bir protestonun varlığını keşfettiğini okuruz. Yaralı bulunduğunda kimliği belli değildir, kimliği de yine hasta bakıcı tarafından polisiyeye çevrilmiş bir kurgu evreninde keşfedilir. Kendi içinde küçük bir polisiye izi taşıyan anlatı, Carlos’un çocuklukta yaşadığı travmadan ötürü her şeyi tersten okuyuşunu ve geçmişini, hafızasını, hatırında kalanları nereye giderse gitsin hangi dilde olursa olsun tersten okuduğu kelimelerle ifade edişi üzerinden ilerler.
Gizem çözülürken karakterin sürekli söylediği bir şey üzerinden çevredeki insanların bu yaşayan hafızayı kendi dil ve belleklerinde nasıl yorumladığına şahit olunur. İnsanlar Carlos’un kimliğini bilmezler ama bu Carlos’un hafızasıyla kendi hafızaları birleşemediği için gerçekleştiğinden bunun farkında olamazlar. Bu durum çözülemeyen seslerin, belleklerin ve geçmişten gelenlerin, şimdinin ve toplumdaki alıcının kimliğiyle nasıl çarptırıldığının ve travmatik bir akılda tutuşun nasıl hiç fark edilmeden alay konusu edilebileceğinin ve görmezden gelinebileceğinin, toplumlar arası düzlemde bir hafıza kayboluşunun göstergesi olur.
Ben de bildirimde bahsettiğim bu çocukluktaki travmanın yol açtığı tersten konuşma, hatırda tutuş ve duyulanların o anki bağlamın hafızasında farklı yorumlanışları üzerinden gerçekte yaşanmış ve gazetede yayımlanmış bir -öyküde de yer alan- protestonun yaralı ve travmatik bir hafıza üzerinden nasıl kavranamadığı ya da yanlış kavrandığı üzerinde duracağım. Bunlar üzerinde dururken de arşivdeki bir kelimenin -“Saicarg”, İspanyolca “Gracias”ın tersten okunuşu- yol göstericiliğinin yanı sıra yol bozuculuğunun da anlatı evreniyle nasıl oynadığını göstermiş olacağım.
Şeyma Orhan
Adalet Ağaoğlu Edebiyatında Kendini Yazmanın İmkânları: Kadınlık, Yazarlık ve Kadın Yazarlık
Özet
Adalet Ağaoğlu oyun, öykü, roman gibi kurmaca türlerden günlük, anı, deneme türüne birçok eser vermiş ve hayattayken kurmaca dışı eserlerini de yayıma hazırlamış bir yazardır. Ağaoğlu’nun birçok farklı türde olan ve kendi deneyimlerinden bağımsız düşünemeyeceğimiz eserleri, onun sahip olduğu kimliklere dair önemli izler taşır. Ben bu izlerin taşındığı kimlikler olarak kadınlık, yazarlık ve kadın yazarlık başlıklarıyla Adalet Ağaoğlu’nun yazınına bakmanın “kendini yazma” (self-writing) deneyiminin potansiyellerini açığa çıkaracağını düşünüyorum. Elbette bir bildiri-yazı için eserlerin tamamına ya da çoğuna bakmak gerçek dışı olsa da kimi eserleri bu bağlamda öne çıkmaktadır. Bunlar Damla Damla Günler başlıklı günlükleri, Göç Temizliği isimli anı-romanı, farklı isimlerle beş cilt yayımlanan denemeleri ile Gece Hayatım isimli rüya derlemesidir. Bu eserler kadınlık, yazarlık, kadın yazarlık konumlarına ve bu konumlarda “kendini yazmaya” dair imkânlar barındır. Bahsettiğim imkâna dair örnek vermek adına Göç Temizliği’ni ele almak mümkündür.
Göç Temizliği, Adalet Ağaoğlu’nun 1983 yılının haziran sonlarında yaptığı Ankara’dan İstanbul’a göçü öncesindeki temizlik sürecini konu alır ve yazma hâllerini ve yazar oluşu sorunsallaştırır. Anlatı yazar olma ve yazma eyleminin odağında, belirli bir yere kadar aile içi dinamikler üzerinden kurulmuş, bir yerden sonrasında ise daha çok edebiyat kamusunun içerisinden şekillenmiştir. Bu iki taraf da hiçbir zaman iktidar-patriyarkal olanın bir kadın yazar olan Adalet Ağaoğlu’nun üzerinde yarattığı baskılardan sıyrılmamıştır. Ağaoğlu bu eserde de gösterdiği gibi, küçük bir kız çocuğuyken, bir genç kadınken ve hayatı boyunca bir kadın olarak yaşadıklarını hatırlarken elbette kadın olmasının kendisine/kendisinden getirdikleri/götürdüklerinin farkındadır. Kadınlık ve yazarlığın kesiştiği bu bağlamda anı-romanın kendisinin merkezinde yer alan Adalet Ağaoğlu’nun bizzat kendisi bir kadın yazar temsili olur. Bu bağlamda sunumumda Göç Temizliği odağında fakat bahsettiğim diğer eserlerine de fazlasıyla başvurarak bu temsili ve etrafında örülen ağları konumlandırmaya çalışacağım. Bu sayede başta bahsettiğim kadınlık, yazarlık, kadın yazarlık mefhumlarına dair pozisyonları açığa çıkarmayı umuyorum. Nihayetinde amacım Adalet Ağaoğlu edebiyatı aracılığıyla kadın yazını için yeni sorular, sorunlar, cevaplar oluşturmaktır.
Emine Gündüz
Çağdaş Sanatta Kadın ve Doğa: Ekofeminist Eleştirel Bir Perspektif
Özet
18. yüzyılda Sanayi Devrimi’yle gelişen temel anlayış makine ve ilerlemedir. Makineleşme, tüm ülkeleri hızlı bir şekilde etkilemiştir. Endüstrileşme kentlere göçü hızlandırmış, tarımdaki insan gücünü azaltırken sınıfsal farklılıkları derinleştirmiş, kapitalist sistemin gelişmesi sömürgeciliği, toplumsal cinsiyet eşitsizliğini daha fazla görünür kılmış ve savaşların artmasına sebep olmuştur. Tüm bu sürecin yarattığı olumsuzluğun sonuçlarını İkinci Dünya Savaşı’nda açıkça görmekteyiz. Kapitalist-ataerkil düzenin teknolojik gelişmesine paralel olarak silahlanmadaki yıkıcı artış, cinsiyetçi yapının egemenliği ve nükleer araştırmaların yaygınlaşmasından doğal kaynaklar ve çevre zarar görmüştür. İnsanlar artan sömürü ve cinsiyetçi politikalara paralel ekolojik sorunlarla yüz yüze kalmış, fiziksel ve sosyal olarak olumsuz etkilemiştir.
1970’li yıllarda ise kadın ve çevre hareketinin birlikteliği ekofeminizmi ortaya çıkarmıştır. Ekofeminizm, feminizm temelinde şekillenmekte olup ekoloji, barış, çevrenin korunması gibi konuları ele alarak bir eksikliği doldurmuş çevreci kadın hareketidir. Kadınların ve doğanın karşı karşıya olduğu sorunlar ve bu sorunların nedenlerinin benzerliğinden yola çıkmaktadır. 1974’te Fransız yazar Françoise d’Eaubonne tarafından yayınlanan Feminizm veya Ölüm (Le féminisme ou la mort), ekofeminizm kavramını ilk kez ele almış ve ekolojinin analizinden hareket ederek kadınların ve doğanın sömürüldüğüne vurgu yapmıştır. Gezegenin kurtuluşunun ancak bir devrimle olacağını ve bu devrimin kadınla erkek, insanla doğa arasında gerçekleşeceğini savunmuştur. Ekofeminist hareket 1980’li yıllarda yapılan konferanslarla yaygınlaşmış; liberal, sosyal, sosyalist, Marksist ve kültürel olmak üzere farklı ekofeminist düşünceler ileri sürülmüştür.
1970 sonrasında sanatta ekofeminizm ise diğer ekofeminist düşüncelere paralel bir biçimde ilerlemiştir. Sanatta ekofeminizmin, kadın ve doğayı feminist ve çevreci sanat yaklaşımıyla ele aldığını görmekteyiz. Günümüzde ekofeminist sanatçılar ekolojik sorunları görünür kılma ve bu sorunlar karşısında çözüm üretme arayışındadırlar. İnsanlar arasında ve insanlar ve hayvanlar arasında hiyarşinin olmadığı, kadınların kendileri ve doğal dünya ile barış içinde yaşadıkları yeşil bir yurt hikâyesini yansıtma amacındadır aslında. Kültürel ekofeminizm başlığı altında ele alabileceğimiz “Gaia teorisi”nden hareketle ataerkil yapı karşında mitolojikve dini ritüellerle gerçekleştirilen sanatsal yaklaşımın, günümüz sanat ve sanatçıları ele alışı incelenecektir. Toplumsal konuları ele alan sanatsal üretimler ise sosyalist ekofeminizmden hareketle eleştirel olarak ele alınacaktır.

Can Adalı
Konuşmacı

Dilara İnal
Konuşmacı

Emine Gündüz
Konuşmacı

Melisa Yılmaz
Konuşmacı

Selinay Duman
Konuşmacı

Süheyla Abanoz
Konuşmacı

Şeyma Orhan
Konuşmacı

Şule Otçu
Konuşmacı

Tuğba Menşur
Konuşmacı

Yakup Azak
Konuşmacı

Züleyha Keskin
Konuşmacı